25 Haziran 2017 Pazar

Eski Oyalar

Çeyizlerin en gözde el işlerinden biri olan yemeniler. Göz nuru oyalar. Hala bir çok yerde değerini koruyorlar.




26 Mart 2017 Pazar

Evde Vişne Sirkesi Yapımı

Evde sirke yapmak çok kolaydır. Şekerli meyvelerin tümünden sirke yapabiliriz. Sirke yapmaya bir kere başladıktan sonra alışkanlık haline gelecektir...

Evde vişne sirkesi yapımı basamakları
Organik vişne bulabilirsek organik, yoksa pazardan aldığımız vişnelerden yapabiliriz.




1. Vişneleri yıkayalım. Yıkadıktan sonra sirke bakterileri tekrar oluşsun diye bir kaç saat bekletelim.
2. Vişnelerin çekirdekli veya çekirdeksiz biraz ezelim.
3. Tercihen cam bir kavanoza dolduralım. 1 kısım elmaya 3 kısım su ekleyelim.
4. Fermantasyon için 2 yemek kaşığı bal, yoksa şeker katarak karıştıralım. Eğer evde doğal sirkemiz varsa (yoksa endüstriyel sirke) 1 çay bardağı kadar üzerine ekleyelim.
5. Üzerine temiz bir bez bağlayarak mayalanmaya bırakalım.
Yüzeye çıkan vişnelerin küflenmemesi için her gün karıştırarak suya batmasını sağlayalım. Vişneler çürüyünce suya batacaktır. Battıktan sonra karıştırmaya gerek kalmaz ve sirke anası oluşur.







   Sirke anasını saklayarak sonraki vişne sirkesi veya diğer sirkelerin yapımında kullanabiliriz.
Sirke anası kullandığımızda şeker veya bala gerek kalmaz.
   2-3 ay kadar sürede sirkemiz kıvamına gelecektir. Tadına bakarak bunu anlayabiliriz.
   Keskinleşmesini istiyorsak bekleme süresini uzatabiliriz.
   Sirke olduktan sonra cam şişelere dört kat bez ile süzeriz ve fermantasyonu engellemek için içine 1 çay kaşığı kadar tuz atarız.
   Sirke anası oluşmuşsa sirke ile birlikte bir kavanozda kapağını kapatarak karanlık ve serin bir yerde bir müddet saklayabiliriz


18 Mart 2017 Cumartesi

Birleşim Noktası

Carlos Castenada'dan

Don Juan'ın  yorumuna göre, eski çağ  bü­yücüleri evrenin  özünü ilk görenler ve bunu  en  iyi  biçimde ta­nımlayanlardı.  Onlar, evrenin  özünün,  düşünülebilecek  her doğrultuda  sonsuzluğa uzanan,  ışık  saçan  telciklere,  insan  zih­ninin  anlaması  mümkün olmayan  yollarla  kendilerinin  bilin­cinde olan  ışıltılı  liflere benzediğini  söylüyorlardı. 

Eski çağ  büyücüleri,  evrenin  özünü görmekten  insanın  er­ke özünü  görmeye geçtiler.  Don Juan, insanları  dev yumurtala­ra benzeyen  parlak  şekiller  olarak  betimlediklerini  ve bunlara ışıltılı yumurtalar dediklerini anlattı.

Don  Juan'ın   izlenimi,  erke  şeklimizin zaman  içinde  değiş­meyi sürdürdüğü yönündeydi.İnsanların  yumurtalardan çok  küreler ve hatta mezar taşlarına benzeyen  şekillere  sahip olduklarını gördüğünü  söyledi.  Fakat  büyücüler  arada bir,  ve bilmedikleri bir nedenle,  erkesi yumurta  gibi şekillenmiş bir  kişi görürlerdi. Don  Juan  günümüzde  şekilleri  oval  olan  bu insanların, eski çağların  insanlarına daha yakın olduklarını  ileri sürüyordu.  Don  Juan, bunu ışıltılı küreleri insanların  yaşamsal uzvu  olarak  adlandırıyordu:  şiddetli  par­laklıkta, tenis topu büyüklüğünde, insanın  sağ kürek kemiğinin yaklaşık  60  cm gerisinde, büyük ışıltılı  kürenin içine  yüzeyi ile aynı düzlemde kalıcı ol arak  yerleşmiş yuvarlak  bir nokta.

Don Juan bu noktayı şöyle betimledi; Işıltılı küre­nin  insan bedeninden  çok daha büyük  olduğunu,  şiddetli parlaklıktaki noktanın  bu  erke  küresinin  parçası olduğunu  ve  bu­nun insanın sırtından  bir kol boyu uzaklıkta, kürek  kemiği  yük­sekliğinde  bir bölgede  bulunduğunu  anlattı.  Eski  çağ  büyücü­lerinin,  işlevini gördükten sonra ona birleşim noktası  adını ver­diklerini söyledi.
 "Eski  çağ  büyücüle­ri,  insanlarda  algının orada, tam o noktada toplandığını gördüler. Tüm  canlıların  böyle  bir  parlaklık  noktası olduğunu  gören  eski çağ büyücüleri,  algının, her ne şekilde oluyorsa,  genel olarak  bu noktada gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorlardı.
Yanıtına  göre,  ilk  olarak,  ışıltılı  kürenin  tümünün içinden geçmekte  olan, evrenin  milyonlarca  ışık  saçan  lifinden sadece çok  az  sayıda  olanının doğrudan  birleşim  noktasından geçtiği­ni  görmüşlerdi.

Ardından, birleşim  noktasından  biraz daha geniş  olan,  faz­ladan bir  küresel parıltının  her  zaman  hu  noktayı çevrelediğini gördüler;  bu  parıltı  doğrudan kendisinin  içinden geçen  liflerin ışıltısını  büyük  ölçüde  arttırıyordu. 
Son  olarak,  iki  şey  gördüler.  Birincisi,  insanların birleşim noktalarının genellikle  konumlandıkları  noktadan kendiliğin­den  ayrılabildikleriydi.  Ve ikincisi,  birleşim  noktası alışılmış konumunda olduğunda,  gözlemlenen deneklerin normal davra­nışları temel alınarak,  algılama ve  ayrımsamanın  da normal gö­rünmesiydi. Fakat  birleşim  noktaları  ve  onları  çevreleyen par­lak küreler  alışılmış  pozisyonlarının  dışına  çıktığında denekle­rin sergiledikleri olağandışı  hareketler,  ayrımsamalarının  o  an­da farklı  olduğuna,  bildik olmayan bir  tarzda  algıladıklarına kanıttı.
Don  Juan,  eski  büyücülerin önermelerine  göre,  in­sanlardaki birleşim noktası, ışıldayan küresini doğrudan kendi­sinin içinden geçen evrenin lifleri  üzerine odaklayarak, otoma­tik  olarak ve önceden tasarlanmaksızın  bu  lifleri  dünyanın
sa­bit  bir algılaması  olarak  birleştiriyordu.

Don Juan,  birleşim  noktasından  geçen  milyonlarca  bilinç­li  erke lifini  gören eski  büyücülerin,  bunların  birleşim  nokta­sından geçerken  onu  çevreleyen ışıltılı küre tarafından toparlanarak bir araya geldiğini varsaydıklarını belirtti.  Işıltının bilinçsiz kı­lınmış ya da ölmek üzere olan kişilerde son derece sönükleşti­ğini ve cesetlerde  tamamen ortadan kalktığını  gördükten sonra,bu ışıltının bilinçlilik olduğundan emin olmuşlardı.

Don Juan, birleşim  noktası  başka bir  konuma  geçti­ğinde, milyonlarca ışıltılı  erke lifinin  yeni  bir  küme oluşturarak o noktada  bir  araya  geldiklerini  söyledi. Yalnız, birleşim nokta­sı komun  değiştirdiğinde  bunun  sonucu  olarak  ortaya çıkan dünya, gündelik  işlerimizin dünyası  olamazdı .
Don Juan, eski büyücülerin birleşim  noktasının  iki tür yer değiştirmesini  ayırt edebildiklerini  açıkladı.  Biri,  ışıltılı küre­nin yüzeyinde  ya da  içindeki  bir konuma yer değiştirmesi  idi ; bu yer değiştirmeye birleşim noktasının  kayması adını veriyor­lardı. Öbürü  ise, ışıltılı kürenin dışındaki bir noktaya yer değiş­tirmesi idi; bu yer değiştirmeyi  de birleşim  noktasının  devinimi olarak adlandırıyorlardı.
Birleşim  noktasının  kaymaları, ışıltılı  kürenin  içindeki yer değiştirmeler olduğundan,  bunun  yol  açtığı  dünyalar  ne denli garip, şaşırtıcı  ya da in anılmaz olurlarsa  olsunlar,  insanın etkinlik alanı içindeki  dünyalardır. 

İnsanın  etkinlik  alanı,  ışıltılı kürenin  tümünden  geçen  erke lifleridir.  Bunun aksine, birleşim noktasının  devinimleri,  ışıltılı kürenin  dışındaki  konumlara yer değiştirmeler olduklarından insan aleminin ötesindeki erke lifleriyle  ilgilidirler. Böyle  lifleri algılamak,  idrakin  ötesinde, içinde  insan  soyunun  izi bulunmayan, anlaşılmaz dünyaların yolunu  açar. 

Eski büyücüler birleşim  noktasını  gördükleri  zaman, enerji alanlarının  birleşim noktasından  geçerken  neden  olduğu çarpmanın,  daha sonra gündelik yaşam dünyasının bilişine çevrilecek olan duyusal veriye dönüştürül­düğünü keşfettiler. Bu büyücüler, birleşim  noktasının  yeni  bir  pozisyondayken,  onun içinden farklı  bir enerji  alanları  demetinin  geçtiğini,  birleşim noktasının o  enerji  alan­larını duyusal  veriye  çevirmeye zorladığını  ve  sonuç  olarak  gerçek  bir  yeni dünya algılamasına yol açtığını  gördüler. Bu şekilde  ortaya çıkan her  bir  yeni dünyanın,  gündelik  yaşam  dünyasından  farklı  bir  tam kapsamlı dünya olduğunu, ama içinde yaşanabilecek ve orada ölünebilecek olması bakı­mından ona son  derece benzediğini ileri sürdüler.



17 Şubat 2017 Cuma

Evde Elma Sirkesi Yapımı


Evde sirke yapmak çok kolaydır. Şekerli meyvelerin tümünden sirke yapabiliriz. Sirke yapmaya bir kere başladıktan sonra alışkanlık haline gelecektir...


Evde elma sirkesi yapımı basamakları
Elmalarımızın organik olması tercih edilen bir durumdur. Ama organik elma olmasa da pazardan aldığımız elmalarla sirke yapabiliriz.




1. Elmaları yıkayalım. Yıkadıktan sonra sirke bakterileri tekrar oluşsun diye bir kaç saat bekletelim.
2. Elmalar dörde bölelim, çekirdeklerini çok derin olmayacak şekilde çıkaralım.
3. Tercihen cam bir kavanoza dolduralım. 1 kısım elmaya 3 kısım su ekleyelim.
4. Fermantasyon için 2 yemek kaşığı bal, yoksa şeker katarak karıştıralım. Eğer doğal elma sirkemiz varsa (yoksa endüstriyel sirke) 1 çay bardağı kadar üzerine ekleyelim.
5. Üzerine temiz bir bez bağlayarak mayalanmaya bırakalım.



    Yüzeye çıkan elmaların küflenmemesi için her gün karıştırarak suya batmasını sağlayalım.
    Elmalar çürüyünce suya batacaktır. Battıktan sonra karıştırmaya gerek kalmaz ve sirke anası oluşur.

   Sirke anasını saklayarak sonraki elma sirkesi yapımlarında kullanabiliriz. Sirke anası     kullandığımızda şeker veya bala gerek kalmaz.
   2-3 ay kadar sürede sirkemiz kıvamına gelecektir. Tadına bakarak bunu anlayabiliriz.
   Keskinleşmesini istiyorsak bekleme süresini uzatabiliriz.
   Sirke olduktan sonra cam şişelere dört kat bez ile süzeriz ve fermantasyonu engellemek için içine 1 çay kaşığı kadar tuz atarız.
   Sirke anası oluşmuşsa sirke ile birlikte bir kavanoza koyarak buzdolabında bir müddet saklayabiliriz

Ev yapımı sirkenin görüntüsü bulanıktır. Bu bulanıklık sizi rahatsız etmesin.

13 Şubat 2017 Pazartesi

Ayak Egzaması Nasıl Tedavi Edilir?

Egzama ciltte iltihaplanmaya neden olan kronik bir cilt sorunudur.  Egzamada ciltte kuruma, kaşıntı ve pullanma meydana gelir.

Vücutta egzamanın görüldüğü yerlerden birisi de ayaklardır. 

Doğal elma sirkesi ile her gün pansuman yapılırsa ayaklardaki egzamanın geçtiği görülür.

Evde hurma sirkesi yapımı

Evde sirke yapmak çok kolaydır. Şekerli meyvelerin tümünden sirke yapabiliriz. Sirke yapmaya bir kere başladıktan sonra alışkanlık haline gelecektir...



Evde hurma sirkesi yapımı basamakları

1. Hurmaları yıkayalım. Yıkadıktan sonra sirke bakterileri tekrar oluşsun diye bir kaç saat bekletelim.
2. Hurmaları bir kaç parçaya ayıralım.
3. Tercihen cam bir kavanoza dolduralım. 1 kısım elmaya 3 kısım su ekleyelim.
4. Fermantasyon için 2 yemek kaşığı bal, yoksa şeker katarak karıştıralım. Eğer evde doğal sirkemiz varsa (yoksa endüstriyel sirke) 1 çay bardağı kadar üzerine ekleyelim.
5. Üzerine temiz bir bez bağlayarak mayalanmaya bırakalım.

    Yüzeye çıkan hurmaların küflenmemesi için her gün karıştırarak suya batmasını sağlayalım.
    Hurmalar çürüyünce suya batacaktır. Battıktan sonra karıştırmaya gerek kalmaz ve sirke anası oluşur.



   Sirke anasını saklayarak sonraki hurma sirkesi yapımlarında kullanabiliriz. Sirke anası     kullandığımızda şeker veya bala gerek kalmaz.
   2-3 ay kadar sürede sirkemiz kıvamına gelecektir. Tadına bakarak bunu anlayabiliriz.
   Keskinleşmesini istiyorsak bekleme süresini uzatabiliriz.
   Sirke olduktan sonra cam şişelere dört kat bez ile süzeriz ve fermantasyonu engellemek için içine 1 çay kaşığı kadar tuz atarız.
   Sirke anası oluşmuşsa sirke ile birlikte bir kavanoza koyarak buzdolabında bir müddet saklayabiliriz

Ada Soğanı



Ada soğanı, zambakgiller familyasından bir bitki türüdür. Çok yıllık, büyük soğanlı, beyaz çiçekli ve otsu bitkidir. 
Güney Asya ve Balkanlar bölgesinin güney kısımlarında yetişen, genellikle 50-150 cm arası boyutlara ulaşabilen bir bitki çeşididir.


  • Ada soğanı zehirli bir bitki olduğundan dolayı dikkatli kullanılmalıdır hatta mümkünse bir uzman yardımı ile kullanılmalıdır yoksa zehirlenme gibi sonuçlarla karşılaşılabilir.

  • Faydaları
  • İltihaplı bölgelere iyi gelir, iltihabın azalmasında etkilidir.
  • Bağırsakları daha çok çalıştırır ve yumuşatır, idrar sökücü etkisi vardır.
  • Tek başına kullanıldığı zaman ağrısı olan bölgelere iyi gelir.
  • Saçkıran tedavisinde etkilidir, hatta saç çıkartıcı etkisi olduğuna inanılır.
  • Kalp güçlendirici etkisi mevcuttur. Hatta kalp ilaçlarında da kullanılır.
  • Nefes darlığını azaltır.
  • Böbrek hastaları kesinlikle kullanmamalıdır. Böbrek taşlarını tetikleyebilir ve sancıların artmasına sebep olabilir.


1 Şubat 2017 Çarşamba

Çocuk Duaları

Rahmetli anacığım çocukluğumda, her gece yatarken bana dua okuturdu. Aklıma gelmişken yazmak istedim.

Birincisi;

Yattım Allah kaldır beni
Nurdan yarısına daldır beni,
Can kafesten çıkınca 
İman ile gönder beni.

İkincisi;

“Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr”
Anlamı: “Rabbim! kolaylaştır zorlaştırma, Rabbim hayırla sonuçlandır”

Üçüncüsü;

Yattim sağıma, döndüm soluma
İki melek geldi, biri sağıma biri soluma
Melekler şahit olsun dinime imanıma
Dinim islam, kitabım Kur'an
Peygamberim Hz. Muhammed (SAV) 


SİRİUS (ŞİRA) YILDIZI

Sirius yanı Şira yıldızı Kur'an-ı Kerim'de  şu şekilde geçer.

Doğrusu, 'Şi'ra (yıldızı)nın' Rabbi O'dur. (Necm Suresi, 49) 

Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha yakınlaştı. (Necm Suresi, 9)  

Sirius ya da AkyıldızBüyük Köpek Takımyıldızı’nda yer alan bir çift yıldız. Bu çift yıldızdan Türkçe’de Akyıldız ismiyle bilinen Sirius-A bileşeni görünür. Kadiri bakımından gökyüzündeki  en parlak yıldız olup -1.47 görünür kadir derecesiyle, kendisine görünür kadiri bakımından en yakın olan Canopus’a oranla onun iki katı kadar parlaktır ve geceleyin görülen gökyüzünde bu görsel görünüş önemiyle baş rolde bulunmaktadır. (Kaynak: Wikipedia)

Peki Sirius yani Şira yıldızını ülkemizden nasıl görebiliriz?
Sirius'u görmek için öncelikle Avcı (Orion) takım yıldızının rahatlıkla görebileceğimiz bir kısmını çıkış noktası alabiliriz. 




Yukarıdaki şekilde Sol altta Büyük Köpek Takımyıldızı, sağ üstte ise Avcı Takımyıldızı bulunmaktadır. Avcı Takımyıldızının kemerini oluşturan yıldızları bir karenin üst tarafı olarak düşünebiliriz.


Sirius'u görebilmek için gece yüzümüzü güneye dönelim. Başımızı kaldırıp yukarı bakalım ve gözlerimizi biraz sağa kaydıralım. Önce Kare şeklini oluşturan yıldızları bulalım. Kemeri oluşturan kare şeklinin üst kısmındaki yıldızlardan   aşağı ve sola doğru baktığımızda gördüğümüz en parlak yıldız Sirius'tur. 




Yukarıdaki işaretlerden yola çıkılarak kolaylıkla bulunabilir.

Bugünlerde gün batımı tarafında görülen parlak, göz kamaştırıcı gezegen ise Venüs gezegenidir.

8 Ocak 2017 Pazar

Karamanoğulları Devleti

Ekşi sözlükten iki alıntıyı buraya koyuyorum tarihi kısaca çok güzel toparlamışlar.

Anadolu beylikleri arasında en iri kıyım olanıdır. resmi tarihin sevmediği bir beyliktir. hatta resmi tarihte osmanlıyı arkadan vurmaya çalışan hainler gibi algılatılmaya bile çalışılır. tabi doğaldır, dünyanın neresinde olursa olsun iki grup
arasında çıkan egemenlik tartışmasının sonunda birinin diğerine baskın gelmesi, hegomon olması kaçınılmazdır. ancak bu egemenlik yarışında Türk dünyası açısından geri gidişi yaşatan, zedeleyen ve adil olmayan yönler vardır ki bu yönler yüzyıllara yayılacak kadar derin etkilere de sahiptir. Osmanlı zihniyeti ile Karamanoğlu zihniyeti temelde aynı olmakla beraber  ''ki buna kısaca Türkün yüce dileği denir'' bu zihniyet Osmanlı uygulamasında birkaç yüz yıl gibi kısa bir zaman diliminde farklı noktalara ulaşmış ve kahpe Bizans mantalitesinde ufalanarak yok olmak zorunda kalmıştır. Osmanlının, Karamanoğulları üzerinde egemen  olması ile Anadolu insanının kaderi de değişmiş, başka mecralara sürüklenmiştir. 
Bu çok tartışılan ve tartışılacak olan uzun bir konudur. Osmanlı, Karamanoğlu çatışması sadece birkaç bey arasında geçen bilek güreşinden daha fazla bir şeydir. tarihsel sürece bakıldığında bu açıkça görülür. Karamanoğullarının elemine edilmesi iki yüz yıldan fazla sürmüştür ki bu durum son derece enteresandır. Demek ki ortada beylikten öte kurumsal bir yapı vardır, devlet boyutunda mücadele söz konusudur. işte olaya böyle bakıldığında tablodaki başka ayrıntılarda görülmeye başlanır. Mesela bir derin Bizans konusu. Osmanlı bu mücadele sırasında Bizanstan ve tekfurlardan destek almıştır. Resmi tarih bunu açıktan yalanlamamakta ancak izlerini örtmeye çalışmaktadır. Karamanoğulları dönemin Anadolusunu yurt edinmiş en büyük Türk grubudur ve Selçuklu mirasına sahip çıkmaya çalışmaktadır. Türk kimliği ön plandadır. Bu kimliğe sahip çıkmanın bedeli ise en ağır bir şekilde kendilerine ödetilmiştir. Hatta biraz abartı gibi gelebilir ama bu sadece ve sadece Türk olmanın bedeli, aralıklarla hala ödetilmeye devam edilmektedir. Yani bırakın iki yüzyıl önceki Balkan millyetçiliğini, çeteleri ve saireyi bugün bile Yugoslavyanın dağılma sürecinde yaşananlar bunun en büyük kanıtıdır. Hatta bir adım daha ilerleyelim, mesela bu durum, Osmanlının tehcir politikasının ortaya çıktığı ilk örnek olma ayrıcalığına da sahiptir.
Gerçekten de Osmanlılar tüm gayretlerine rağmen Karamanoğullarını tamamen elemine edemediler. Belki bellerini kırdılar ama sonrasında tam manası ile kendilerini güvende hissedemediler, her an canlanabilir bunlar diye düşündüler. Bu endişe Osmanlının batıya açılımına da damgasını vurdu. Osmanlılar batıya doğru ilerlemek istiyorlardı ama Anadoluda bıraktıkları ve hiçbir zaman tamamen kendilerine bağlayamadıkları bu Türk grubuna da güvenmiyorlardı. Bu nedenle Karamanoğlullarından kalanları akıncı adı altında Rumeliye ve oradan da ön Avrupaya gönderdiler. Bu en savaşçı Türkleri bu yöntem ile orada kalmaya zorladılar. Nitekim bunu başardılar da. Bu nedenle uzun yıllar sonra bu defa tersine dönen Balkan tehciri sırasında ve daha sonrasında yıllar içersinde kademe kademe Anadoluya geri dönenler, oralarda devşirilenler değil, özbe öz Türklerdir. Kökleri yüzyıllar öncesinde ki bu çekişmelere dayanır. Onlar akıncıların torunlarıdır. şimdilerde bu dönüş azalarak da olsa hala devam etmektedir.

Karamanoğulları Beyliğinin ve tebasının yani Türkmenlerin, bu şekilde Bizans tarafından elemine edilmesi Anadolu Türklüğünün başına gelen en büyük felakettir. Burada Bizans tarafından elemine edilmesi sözcüğünü kullanmamın nedeni, Osmanlının kimi zaman gizliden, kimi zaman ise açıktan Bizans ile kurduğu ilişkilerdir. Bu ilişkiler çok kısa süre içersinde diplomatik veya ticari anlamdan öte akrabalık ve kan bağı ilişkilerine dönüşmüştür. Bu durum ilk olarak Rarhisar tekfurunun kızı Holofira'nın 
müslümanlığı kabul etmesi ve Nilüfer Hatun olarak Orhan Gazi'ye nikahlanması ile başlamış, sonrasında bu türden evlilikler kural haline gelmiştir. Nitekim otuzaltı Osmanlı padişahından sadece iki tanesi kan bağı anlamında Türkdür. Bunlar da Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi'dir. Bunun dışındakilerin tamamında kan bağı kırıktır. Hatta ilerleyen yıllarda Osmanlı sarayına Türkler girememiş, saray işleri tamamen devşirmelerin eline geçmiştir. Yine benzer şekilde Osmanlı siyasi ve askeri yapılanması da devşirmeler eliyle götürülmeye başlanılmıştır. Osmanlıda tanzimat sonrası filizlenen milliyetçi akımlar dışında Türkün yüce dileği tamamen unutulmuş, unutturulmuştur.

Bu olaylara yukarıdan ve uzunca bir perspektiften baktığımızda şunu görürüz. Anadolu Selçuklularından sonra Anadolu Beylikleri çatışmaya girdiklerinde o dönemde Anadolu insanı, hep dilimize pelesenk olan, kısaca reform ve rönesans dediğimiz aydınlanma sürecine Avrupadan çok önce girmişti. Yine o dönemde Selçuklu mimarisi en güzel eserlerini verirken, bir Şems, bir Mevlana, bir Yunus Emre ve dahi muadili olan bir Hacı Bektaş, bir Kaygusuz Abdal ve dahi pek çok gerçek akil adam o dönemin Anadolusunu yansıtıyordu.

Anadolu insanı, her ne kadar iç çekişmelerle ve peşi peşine gelen Haçlı seferleri ile yorulmuş bile olsa, tüm bunlar, kültürel manada zenginlik ve yakınlaşma yaratmıştı. Yine o dönemde Anadolunun egemen güçleri Arap kültürünün asimile edici etkisi altına girmedikleri için islam dini ve müslümanlık tüm güzellikleri ile yaşanmakta, bir kültür uygarlığının tohumlarını atılmakta idi. Tabi burada parantez arası şunu söylemek mümkündür. Türklerin Araplarla teması, müslümanlığı kabul döneminde en 
şiddetli noktada idi. Hatta Anadolunun kapıları sadece ve sadece müslümanlığı kabul eden Türklere açıktı. Ama burada dikkat çeken hadise, Türklerin müslümanlıktan önceki ruh yapısı ile müslümanlığı kabulden sonraki ruh yapısı arasındaki parelelliktir. Yani müslümanlığın kabulü ile Türkün yüce dileği arasında münazara doğmadı, hatta bilakis bunlar örtüştü. Zaten bu sebepledir ki Anadolu kapıları sadece müslüman Türklere yol verdi. Her neyse sonuçta, bu tarafa gelen Türkler arasında Anadoluya has bir müslümanlık anlayışı gelişti ki bu anlayış 1517 de Yavuz Sultan Selim tarafından kutsal emanetlerin getirilişi, buna bağlı olarak halifelik müessesesinin Anadoluya taşınmasına kadar sürdü. Daha sonrasında 
ise yavaşça ve ama sistematik olarak ezildi. Yine o dönemde şu an kullandığımız Türk abc’si olmadığı için Türkçe yazılırken Grek alfabesi kullanıldı. İşte Karamanoğullarının talip oldukları ve bu uğurda hem kendi kanlarını hem de diğer Türk soydaşlarının kanlarını döktükleri miras buydu. ama bu miras, Osmanlı tarafından değerlendirilemedi, kullanılamadı. Cariyeler, zevceler, şehzade anaları gerçek kimliklerini hiç unutmadılar, devşirmelerle el ele veren din uleması, yalan yanlış bir ümmetçilik söylemiyle önce Osmanlıya ve sonrasında tüm Anadoluya Türkü ve Türkçeyi unutturmaya çalıştı. Bu kısmen başarıldı da.

Bugün hali hazırda değişik adlar adı altında yapılmaya çalışılan yine budur. Sadece adı bizans değil de x dir, y dir. Kimbilir belki de hala Bizanstır, Pontusdur. bu nedenle meseleyi çok uzakta aramamak lazımdır. Ve evet, bu coğrafyada, Türk olmak hiç de kolay bir şey değildir.

Karamanoğulları (1256-1487)

Oğuzların Avşar boyuna mensuptular. Selçuklu sultanı İ.Alaaddin Keykubad tarafından iç-il'e yerleştirilmişlerdi. Nure Sofi'dan sonra oğlu Karaman Bey, Avşarların lideri olmuş ve kurulan beylik onun adını almıştır.

1256'da Ermenek tarafında kurulan beylik Moğollara ve Selçuklulara karşı amansız mücadelelere girişmiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklulara isyan eden Hatiroğlu ve Şehzade Cimri ile iş birliği yapmış; Selçuklular'ın elinden Konya'yı alarak, Cimri'yi (Siyavuş) tahta oturtmuş idi. Mehmet Bey, farsça konuşan devlet adamlarına ve Moğollara tepkisini göstermek için, Türkçeyi resmî dil ilân etmesiyle tanınır. 

İlhanlıların yıkılmasından sonra Karamanoğulları Beyliği gücünü daha da artırmış, bölgedeki diğer beylikler ve özellikle Ssmanlılarla mücadele etmiştir. İlk Osmanlı-Karaman mücadelesi Alaaddin Ali Bey zamanında 
başlamış (1361) ve beyliğin sonuna kadar devam etmiştir. Fatih tarafından kesin olarak itaat altına alınan Karamanoğulları (1473), daha sonra oluşturulan Karaman Eyaleti ile merkeze bağlanmıştır (1487).

Karamanoğulları Beyliği, Osmanlıların en güçlü rakibi idi. Kendilerini, Selçuklular'ın mirasçısı olarak görmekteydiler. Bunu gerçekleştirmek için Osmanlılara karşı Timur, Memlûkluler ve Bizans ile iş birliği yapmaktan 
çekinmemişlerdir. Karamanoğullarının Türk tarihindeki yeri büyüktür. Onlar her dönemde hürriyet ve bağımsızlığın sembolü oldular. Anadolu'nun türkleşmesine ve Türk kültürünün gelişmesine hizmet ettiler. Ermenek, Konya, Karaman, Niğde vb. şehirleri büyük eserlerle âdeta süslemişlerdir.